HEAD: 16 (2)
Volume: 16  Issue: 2 - 2019
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Page I

2.Contents

Page II

3.Editorial

Page III

4.VKV

Page IV

RESEARCH ARTICLE
5.The Effect of Healthy Lifestyle Behaviors of Nursing Students on Obesity Prejudice Level
Kadriye Sayın Kasar, Asiye Akyol
doi: 10.5222/HEAD.2019.079  Pages 79 - 86
GİRİŞ ve AMAÇ: Hemşirelik öğrencilerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının obezite önyargı düzeyine etkisini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki bu çalışmanın örneklemini; Eylül 2017-Ocak 2018 tarihleri arasında bir üniversitenin hemşirelik fakültesinde öğrenim gören 278 öğrenci oluşturmuştur. Araştırmanın verileri “Birey Tanıtım Formu”, “Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği II” ve “Obezite Önyargı Ölçeği-GAMS 27” kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde frekans, yüzde, ortalama, MannWhitney U ve Kruskal-Wallis testleri kullanılmıştır.
BULGULAR: Öğrencilerin yaş ortalamaları 20.88±1.51 olup, %83.1’i kadın ve %68.3’ü birinci sınıf öğrencisidir. Öğrencilerin Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği toplam puan ortalaması 131.0±18.48; Obezite Önyargı Ölçeği-GAMS-27 toplam puan ortalaması 75.47±9.23 olarak belirlenmiştir. Dördüncü sınıf öğrencilerinde Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği toplam puan ortalaması istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Ayrıca Obezite Önyargı Ölçeği-GAMS-27 toplam puan ortalaması ile öğrencilerin kaldığı yer, gelir düzeyi, kronik hastalık varlığı, psikolojik yardım alma ve ailede obez birey varlığı arasında da istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.05). Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği toplam ve alt boyut puan ortalaması ile Obezite Önyargı Ölçeği-GAMS 27 toplam puan ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hemşirelik öğrencilerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışları, obezite önyargı düzeyini etkilememiştir. Çalışma bulgularının mevcut durumun değerlendirilmesine ve bu alandaki gereksinimlerin tanımlanmasına olanak sağlayacağı düşünülmektedir.
INTRODUCTION: This study aims to determine healthy lifestyle behaviors of nursing students and their affect on obesity prejudice levels.
METHODS: This descriptive, cross-sectional study was conducted between September 2017 and January 2018 and comprised a total of 278 students enrolled in a university nursing faculty. The Individual Identification Form, Healthy Lifestyle Behaviors Scale II and Obesity Prejudice Scale-GAMS 27 were used to collect the data, and frequency, percentage, and Mann-Whitney and Kruskal-Wallis tests were used to analyse the data.
RESULTS: The average age of the students was 20.88±1.51, 83.1% were female and 68.3% were first-year students. The mean score of
the Healthy Lifestyle Behaviors Scale was 131.0±18.48 and the mean score of the Obesity Prejudice Scale-GAMS-27 was 75.47±9.23. In this study, the total scores of the Healthy Lifestyle Behaviors Scale were found to be higher in the fourth-year students, and this difference was found to be statistically significant (p<0.05). In addition, it was found that there was a statistically significant relationship between the variables of Obesity Prejudice Scale-GAMS-27 total score, income status, chronic disease presence, psychological assistance status and obese individual in family variables (p<0.05). There was no statistically significant relationship between total scores and subscales of Healthy Lifestyle Behaviors and the total score of Obesity Prejudice ScaleGAMS 27 (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result of the study, it seems that healthy lifestyle behaviors do not have an effect on obesity prejudice level. It is believed that the findings of the study will allow the assessment of the current situation and the identification of the requirements in this area.

6.Adaptation of the Decisional Conflict Scale and Sure Tool into Turkish Society
İlknur Yeşilçınar, Gülten Güvenç
doi: 10.5222/HEAD.2019.087  Pages 87 - 95
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma, tanı veya tedavi sürecinde karar vermede çatışma yaşama durumunu ölçmek amacıyla kullanılan “Karar Vermede Çatışma Ölçeği”nin ve “Karardan Emin Olma Ölçeği”nin Türk toplumuna uyarlanması, geçerlilik ve güvenirliğinin test edilmesi amacıyla yapılmıştır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Metodolojik tipteki bu araştırmanın verileri Mayıs-Ağustos 2017 tarihleri arasında toplanmıştır. Araştırmanın evrenini Ankara
ilindeki bir Eğitim ve Araştırma Hastanesine antenatal bakım almak için başvuran ve araştırmaya katılmaya istekli 196 gebe örneklem
kapsamına alınmıştır. Prenatal tanı ya da tarama testi yaptıracak olan kadınlarla ilk karşılaşmada gebelerin sosyo-demografik, obstetrik ve karar vermeye yönelik özelliklerini belirleyen “Sosyo-demografik Özellikler Veri Toplama Formu”, araştırmacılar tarafından oluşturulan “Prenatal Tarama Testlerine Yönelik Bilgi Formu”, “Karar Vermede Çatışma Ölçeği (KVÇÖ)” ve “Karardan Emin Olma Ölçeği (KEOÖ)” kullanılarak veri toplanmıştır. Bir sonraki antenatal vizitte ulaşılabilen gebe kadınlara “Karar Vermede Çatışma Ölçeği” ve “Karardan Emin Olma Ölçeği” tekrar uygulanmıştır.
BULGULAR: Araştırmaya katılan gebelerin yaş ortalamaları 29.20±5.3 olarak bulunmuştur. Gebelerin %80.2’si prenatal tarama testlerini yaptırmak istediğini ve %65.0’ı bu testleri bebeğinin sağlık durumu hakkında bilgi almak için yaptırdığını belirtmiştir. KVÇ֒nin güvenirliliğini değerlendirmek için hesaplanmış cronbach alpha değeri 0.94, re-test cronbach alpha değeri 0.94 olarak saptanmıştır. Yapılan faktör analizi sonucunda KVÇ֒nin maddelerinin ölçeğin orijinalinden farklı olarak dört alt faktörde toplandığı bulunmuştur. KEO֒nin cronbach alpha değeri 0.84, re-test cronbach alpha değeri 0.79 olarak bulunmuştur. Yapılan faktör analizi sonucunda KEO֒nin maddelerinin ölçeğin orijinalinden farklı olarak tek alt faktörde toplandığı bulunmuştur. Her iki ölçek için maddelerin tamamının faktör yükleri 0.30’un üzerinde çıkmıştır.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda elde edilen sonuçlar KVÇ֒nin ve KEO֒nin Türkçe geçerlik ve güvenirlik bulgularının yeterli düzeyde olduğunu
ve Türk toplumunda kullanılabileceğini göstermektedir. Her iki ölçeğin de sağlık profesyonellerinin sağlık bakımı alan kişilerin çeşitli durumlarda yaşadıkları karar çatışmasını tespit ederek, buna yönelik girişimleri planlamalarında yol gösterici olacağı düşünülmektedir.
INTRODUCTION: This research was conducted to evaluate the validity and reliability of the Turkish version of the Decisional Conflict Scale (DCS) and the Sure Scale (SS), which are used to measure decisional conflict situations about a diagnosis or treatment process.
METHODS: Data for this methodological study were collected between May and August 2017. Pregnant women who applied for antenatal care to a Training and Research Hospital in Ankara comprised the research population. The sample of this study consisted of 196 women. In the first encounter with the women, who would undergo a prenatal diagnosis or screening test, the Socio-Demographic Characteristics Data Collection Form, Information Form for Prenatal Screening Tests (developed by researchers), DCS, and SS were used for collecting data. The pregnant women who were able to be reached during follow-up antenatal care completed the DCS and SS again.
RESULTS: The mean age of the pregnant women was 29.20±5.3. Of pregnant women, 80.2% stated that they wanted to have prenatal screening tests, and 65% stated that they wanted to have these tests to get information about the baby's health status. The Cronbach's alpha
score of the DCS was calculated as 0.94, and the Cronbach's alpha retest score was 0.94. As a result of the factor analysis of the DCS, four factors differed from the original scale. The Cronbach's alpha score of the SS was calculated as 0.84, and the Cronbach's alpha re-test score was 0.79. As a result of the factor analysis of the SS, one factor differed from the original scale. The factor loads of both scales items were over 0.30.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of our study show that the Turkish version of the DCS and SS were reliable, consistent, and valid instruments and can be used in Turkish society. These scales may identify the decisional conflicts about various healthcare conditions, and it is thought that it will guide health professionals in planning interventions about decisional conflict.

7.Relationship Between Health Literacy and Compliance with the Treatment Among Individuals with Type 2 Diabetes Mellitus
Ece Özonuk, Medine Yılmaz
doi: 10.5222/HEAD.2019.096  Pages 96 - 103
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı bir aile sağlığı merkezine başvuran Tip 2 Diabetes Mellitus tanılı bireylerin sağlık okuryazarlığı ile tedaviye uyumları arasındaki ilişkinin incelenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Analitik tipteki bu araştırma bir aile sağlığı merkezinde, 18 yaş üzerinde Tip 2 Diyabet tanılı bireyler (n: 108) ile yürütülmüştür. Veri toplama aracı olarak bilgi formu, Tıpta Yetişkin Okuryazarlığının Hızlı Tahmini ve Tedaviye Uyum Anketi kullanılmıştır.
BULGULAR: Bireylerin %44.4’ü 60-74 yaş grubunda olup, %50.9’u erkektir. Diyabet Tedavisi Uyum puanı ortalaması 7.8±2.2‘dir. Üniversite mezunu bireylerin okuryazar olanlara göre (p=0.015), diyabet eğitimi alan bireylerin almayanlara göre tedavi uyum puanları daha yüksektir (p<0.001). Bireylerin %63.3’ünün sağlık okuryazarlığı düzeyi lise düzeyindedir (48.4±26.1). Sağlık okuryazarlığı puanı erkeklerin kadınlara göre daha yüksek (p<0.001), 74 yaş ve üzeri bireylerin diğer yaş grubundakilere göre daha düşük (p<0.001), okuryazar olanların ve ilköğretim mezunlarının lise ve üniversite mezunlarına göre daha düşüktür (p<0.001). Sağlık okuryazarlığı düzeyi ile tedaviye uyum puan ortalaması arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur (p=0.017).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırma sonuçları bireylerin tedaviye uyumlarının orta düzeyde, sağlık okuryazarlıklarının lise düzeyinde olduğunu göstermiştir. Bireylerin kendi sağlığı üzerindeki özetkililiği ve sorumluluğunu artırmak için sağlık okuryazarlığının geliştirilmesi önemlidir. Diyabet ile ilgili yürütülecek eğitimler için bireylerin sağlık okuryazarlığı düzeylerine göre eğitim materyallerinin hazırlanması ve kullanılması önerilir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the relationship between health literacy and treatment compliance among individuals who were diagnosed with Type 2 Diabetes Mellitus attending a family health center.
METHODS: This analytical study was conducted in a family health center with individuals over the age of 18 and diagnosed with Type 2 diabetes (n=108). The Sociodemographic Characteristics Questionnaire, Rapid Estimation of Adult Literacy in Medicine, and Treatment Compliance Questionnaire were used to collect the data.
RESULTS: Of the individuals, 44.4% were between 60 and 74 years of age, 50.9% were male, 30.5% were primary school graduates, and
30.6% were university graduates. The mean score for the compliance with the diabetes therapy was 7.8±2.2. University graduates had higher compliance scores than did illiterate individuals (p=0.015). The participants who had received diabetes training had higher treatment compliance scores than those who had not (p< 0.001). Of the participants, 63.3% had health literacy levels at the high school level. The mean health literacy score was 48.4±26.1. Health literacy scores of the male participants were higher than were those of the female participants (p=0.001). The health literacy scores of the participants over the age of 74 were higher than those in the other age groups (p<0.001). The health literacy scores of the participants who were illiterate or primary school graduates were lower (p<0.001). There was a significant positive correlation between the health literacy level and mean treatment compliance score (p= 0.017).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results showed that the participants’ compliance levels were moderate and that their health literacy levels were at the high school level. In order to increase individuals’ self-efficacy and responsibility regarding their own health, it is important to improve their health literacy. It is recommended that diabetes educational materials be prepared and administered according to the health literacy levels of the individuals.

8.Turkish Adaptation and Validity and Verification Percentages Study of the Incontinence-Associated Dermatitis and It's Severity Instrument
Pınar Avşar, Şenay Gül, Ayişe Karadağ
doi: 10.5222/HEAD.2019.104  Pages 104 - 111
GİRİŞ ve AMAÇ: İnkontinansa Bağlı Dermatit ve Şiddeti Aracı’nın Türkçeye uyarlanması, geçerlik-gözlemciler arası doğrulama yüzdesinin belirlenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu metodolojik çalışma iki aşamalı olarak gerçekleştirilmiştir. İlk adımda dil geçerliği, ikinci adımda geçerlik ve gözlemciler arası doğrulama yüzdesi çalışması Nisan 2014-Eylül 2016 tarihleri arasında yapılmıştır. Yazarlardan uyarlama izni alındıktan sonra aracın dil eşdeğerliği çeviri-geri çeviri teknikleri kullanılarak yapılmıştır. İnkontinansa Bağlı Dermatit ve Şiddeti Aracı’nın geçerlik çalışması; dokuz uzmanın görüşüne başvurularak gerçekleştirilmiştir. Ayrıca gözlemciler arası doğrulama oranı, yoğun bakım ünitelerinde çalışan 158, stoma ve yara bakım ünitesinde çalışan 23 olmak üzere toplam 181 hemşirenin, 4 vakayı araç yönergesi doğrultusunda puanlamasından elde edilmiştir. Verilerin analizinde; yüzde, aritmetik ortalama, frekans, standart sapma, geçerlik çalışması için içerik geçerliği yapılmış ve doğrulama oranı hesaplanmıştır.
BULGULAR: Araştırmaya katılan hemşirelerin (n=181) yaş ortalamaları 30.9±5.7, yarıdan fazlası lisans mezunu ve yoğun bakım kliniklerinde çalışmaktadır. Hemşirelerin %12.6’sı yara bakım kliniklerinde çalışmakta olup yarıdan fazlası haftada ortalama bir-iki inkontinanslı hastaya bakım vermektedirler. Araştırmada İçerik Geçerlik İndeksi’ne göre görüş uyumu 1.00’dir. Hemşirelerin dört vakaya ilişkin doğrulama yüzdeleri %92 ile %99 arasındadır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Aracın inkontinansa bağlı dermatit ve şiddetini ölçmek için kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.
INTRODUCTION: This study aimed to adapt the Incontinence-Associated Dermatitis and Its Severity Instrument into Turkish and to determine its validity and verification percentages.
METHODS: This methodological study was carried out in two stages between February 2014 and September 2016. In the first stage, language validity was conducted and in the second stage, validity and verification percentages were completed. After obtaining permission from the authors of the instrument, language validity was conducted using the translation-back translation method. The validity of the instrument was carried out by consulting the opinions of nine experts. In addition, the verification percentages were derived by scoring four cases using the instrument with a total of 181 nurses, including 158 nurses working in intensive care units and 23 stoma and wound care nurses. In the analysis of the data, percent, arithmetic mean, frequency, standard deviation validity of content for validity study, and verification percentages were conducted between independent observers.
RESULTS: Of the nurses who participated in the study (n=181), the average age was 30.9 ± 5.7 and more than half had a university degree and were working intensive care clinics. Of the nurses, 12.6% were working in wound care clinics and were giving care to an average of one or two incontinent patients per week. According to the content validity index in the survey, the visibility adjustment was 1.00. Verification
percentages with regard to the four cases were between 92% and 99%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that the instrument can be used to measure dermatitis and severity of incontinence.

9.The Relationship Between Parental Self-efficacy, Perceived Social Support and Family Burden on Fathers of Children with Intellectual Disability
Ayşe Karlıoğlu, Hatice Yıldırım Sarı
doi: 10.5222/HEAD.2019.112  Pages 112 - 118
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, zihinsel engeli olan çocukların babalarında ebeveyn öz yeterliliği ve algılanan sosyal desteğin aile yükü ile ilişkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, İzmir’de merkez ilçelerde bulunan Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezleri’nde eğitim alan zihinsel engeli olan çocukların babaları ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya 100 baba katılmıştır. Çalışmada araştırmacılar tarafından oluşturulmuş olan Birey Tanıtım Formu ile Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, Ebeveyn Öz Yeterlik Ölçeği ve Aile Yükü Değerlendirme Ölçeği kullanılmıştır. Veriler araştırmacılar tarafından babalar ile yüz yüze görüşülerek anket yöntemi ile toplanmıştır. Veriler tanımlayıcı istatistikler ve korelasyon analizi ile incelenmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya göre ebeveyn öz yeterliliği toplam ölçek puanı ile algılanan sosyal destek ölçeği toplam puanı ve aile yükü ölçeği ekonomik yük alt boyutu ölçek puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Çalışmada, ebeveyn öz yeterliliği ölçeği toplam puanı ile algılanan sosyal destek ölçeği toplam puanı ve aile yükü ölçeğinin ekonomik yük alt boyutu ölçek puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmada algılanan sosyal destek ölçeği ve aile yükü ölçeği toplam ve alt boyutları ölçek puanları arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki bulunmaktadır. Zihinsel engelli çocuğu olan babaların yaşadığı stres, algıladığı sosyal destek, öz yeterlilik algısı ve aile yüklerinin belirlenmesine yönelik olarak daha fazla ileri araştırmaların yapılması önerilmektedir.
INTRODUCTION: This study was conducted to determine the relationship between parental self-efficacy, perceived social support and family burden on fathers of children with intellectual disability.
METHODS: This study was conducted with fathers whose children had intellectual disability in Special Education and Rehabilitation Centers located in central districts of Izmir. There were 100 fathers in the study. In the study, the Individual Identification form, the Multidimensional Perceived Social Support Scale, the Parent Self-Efficacy Scale, and the Family Burden Assessment Scale were used. The data were collected by survey method through face-to-face interviews with the fathers. The data were analyzed by descriptive statistics and correlation analysis.
RESULTS: According to the results, there was a statistically significant relationship between the Parent Self-Efficacy Scale total scale score, Perceived Social Support Scale total scale score, and the Family Burden Assessment subscale score. In the study, a statistically significant relationship was found between total scale score of the Perceived Social Support Scale and the total scale score of the Family Burden Assessment.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There was also a statistically significant relationship between the Perceived Social Support Scale, the Family Burden Assessment, and the total of the subscale scores. It is suggested that further research be done to determine the stress experienced by fathers of children with intellectual disability, perceived social support, selfefficacy perception and family burden.

10.The Relationship Between Individualized Care Perceptions and Moral Sensitivity Levels of Nursing Students
Pınar Doğan, Merve Tarhan, Ahu Kürklü
doi: 10.5222/HEAD.2019.119  Pages 119 - 124
GİRİŞ ve AMAÇ: Bireyselleştirilmiş bakım, hemşirelik felsefesi ve mesleki etik kodların temelini oluşturan insanın bireyselliğine olan inancın uygulama alanına yansımasıdır. Bu kapsamda çalışmada, hemşirelik öğrencilerinin bireyselleştirilmiş bakım algıları ile ahlaki duyarlılık düzeyleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı-ilişki arayıcı nitelikteki çalışma, İstanbul’da bir vakıf üniversitesinin hemşirelik bölümünde öğrenim gören 300 öğrenci ile gerçekleştirilmiştir. Kişisel Bilgi Formu, Bireyselleştirilmiş Bakım Skalası-Hemşire Versiyonu (BBAÖ) ve Ahlaki Duyarlılık Ölçeğinden oluşan anket formu ile veriler toplanmıştır.
BULGULAR: Öğrencilerin BBAÖ Hemşire versiyonundan aldıkları ortalama toplam puanın 3.89±0.81 olduğu belirlenirken ADA ortalama puanlarının 72.00±26.70 olduğu belirlenmiştir. ADA ile BBAÖ ve arasındaki ilişki incelendiğinde, karar verme kontrolü ile yarar sağlama ve oryantasyon boyutları arasında pozitif yönde zayıf bir ilişki (r=0.20, r=0.22) bulunurken BBAÖ sıra ortalamaları ile oryantasyon alt boyutunda pozitif yönde zayıf bir ilişki bulunmuştur (r=0,22).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışma sonuçları öğrencilerin ahlaki duyarlılıkları ile bireyselleştirilmiş bakım algıları arasında pozitif yönlü zayıf bir ilişki bulunduğunu göstermektedir. Öğrencilerin klinik uygulamaların etik boyutlarına olan duyarlılıklarını, bireye özel bakımda kullanabilecek yetkinliğe sahip nitelikli mezunlar olabilmeleri noktasında yenilikçi öğrenim yöntemlerinin önemli bir adım olacağı düşünülmektedir.
INTRODUCTION: Individualized care is a reflection of the belief in the individuality of the human being, which forms the basis of nursing philosophy and professional codes of ethics. From this point of view, this study aimed to determine the relationship between moral sensitivity and individualized care perception of nursing students.
METHODS: This descriptive-correlational study was carried out on 300 students studying in the nursing department of a foundation university in Istanbul. A personal information form, the Individualized Care Scale – Nurse Version (ICS-A) and the Moral Sensitivity Questionnaire (MSQ) were used as data collection tools.
RESULTS: While the students' total mean score was found to be 3.89±0.81 on the ICS-A, the students' ESS scores were72.00 ± 26.70. When the relationship between the ESS and ICS-A was examined, there was weak positive correlation between decision-making control and benefit and orientation dimensions (r=0.20, r=0.22). There was weak positive correlation between ICS-A rank averages and orientation sub-dimension (r=0.22).
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to the results of the study, a weak positive relationship was found between ethical sensitivities and perceptions of individualized care. According to these results, it is considered important to use innovative learning methods to increase students' moral sensitivity in clinical practice.

11.Perceived Level of Social Support among Pregnant Women and Affecting Factors
Merve Kanığ, Kafiye Eroğlu
doi: 10.5222/HEAD.2019.125  Pages 125 - 133
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışma, gebelerin algılanan sosyal destek düzeyi ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı tipte olan araştırmada örneklemi zihinsel engeli olmayan, okuma-yazma bilen, gebelikle ilgili herhangi bir riski bulunmayan 329 gebe oluşturmuştur. Araştırma öncesinde ilgili kurum ve kişilerden etik izinler alınmıştır. Veriler Sağlık Bakanlığı Risk Değerlendirme Formu, Gebe Tanılama Formu, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ÇBASDÖ) ile gebelerle yüz yüze görüşülerek toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde yüzde, ortalama, Mann Whitney U test, Kruskal Wallis testleri kullanılmıştır.
BULGULAR: Gebelerin %64.4’ü doğum öncesi bakımda eğitim almadığı, %71.4’ünün gebeliğinin planlı olduğu bulunmuştur. Gebeliği planlı olanların tamamına yakını ilk trimestırda doğum öncesi bakım almıştır. Gebelerin ÇBASDÖ toplam puan ortalaması 53.86±20.21’dır. Ölçeğin Aile Desteği alt boyutu puan ortalaması 23.06±5.75 puan olup en yüksek düzeyde saptanmıştır. Aile desteği ile gebelerin yaşı, çalışma durumu, aile tipi, gebelik haftası, gebeliğin planlı olma durumu, eşin eğitim durumu ve sosyal güvence varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0.05). Gebelerin algıladıkları sosyal destek düzeyi ile eğitim düzeyi, çalışma durumu, sosyal güvence varlığı, ailenin gelir durumu algısı, aile tipi, gebelik haftası ve gebeliği planlama durumunun arasında istatistiksel olarak fark anlamlı bulunmuştur (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Algılanan sosyal destek düzeyini; kadınların statüsü, gebelik haftası ve gebeliğin planlı olması etkilenmektedir.
INTRODUCTION: This descriptive study was carried out to determine the perceived social support level of pregnant women and factors affecting them.
METHODS: The sample consisted of 329 pregnant women who had no mental disabilities, were literate and had no risks in pregnancy. Prior to the research, ethical permission was obtained from the relevant institutions and individuals. The data were collected by using the Risk Assessment Form of the Ministry of Health, the Pregnant Diagnosis Form and the Multidimensional Scale of Perceived Social Support (MSPSS). The data collected were analyzed using the percentage, means, and the Mann Whitney U and Kruskal Wallis tests.
RESULTS: It was found that the majority of pregnant women (64.4%) did not receive education in prenatal care, and 71.4% of the pregnancies were not planned. Almost all of those who had a planned pregnancy took prenatal care in the first trimester. The total average of MSPSS for pregnant women was 53.86±20.21. The family support subscale of the scale was 23.06±5.75 and was the highest. A significant difference was found between family support and age, work status, family type, and gestational week of the pregnancy, whether the pregnancy was planned, the education level of the spouse and the social security of the women under study (p<0.05). A significant difference was also found between the pregnant women's perceived level of social support and their level of education, work status, social security coverage, perceived level of the family income, family type, gestational week, and whether or not the pregnancy was planned (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The perceived level of social support is influenced by the women’s status, their gestational week and whether or not the pregnancy was planned.

REVIEW
12.The Use of Pulse Oximetry in Defining Critical Congenital Heart Diseases and the Role of Midwife-Nurse
Gülümser Dolgun
doi: 10.5222/HEAD.2019.134  Pages 134 - 138
Konjenital kalp hastalıkları, yenidoğanda en sık rastlanan doğumsal anomali grubunu oluştururlar ve 1000 canlı doğumda 8-12 arasında görülür. Konjenital kalp hastalığı olan çocukların yaklaşık 1/4'ü kritik konjenital kalp hastasıdır. Sağlıklı yenidoğanlarda rutin muayene ile kritik konjenital kalp hastalıklarının %50’den azı sapta¬nabilmektedir. Bu nedeenle, sağlıklı olduğu ve eve gönderilmesi düşünülen tüm yenidoğanlarda; kritik konjenital kalp hastalıklarının pulse oksimetre ile taramasının yapılması önerilmektedir. Yöntemin ucuz, güvenilir, hızlı, non-invaziv ve etkinliğinin kanıtlanmış olması önemlidir. Bu çalışmada, hastanede, anne yanında izlenen yenidoğanlarda; doğumdan sonra 24- 48 saat içinde, kritik konjenital kalp hastalığı olasılığının belirlemesinde; pulse oksimetre kullanımının önemi ve uygulamada ebe-hemşirelerin rolü üzerinde durulacaktır.
Congenital heart disease is the group of congenital abnormalities most frequently seen in newborns. Its incidence is 8-12 of 1000 live births. About a quarter of children with congenital heart disease have critical congenital heart disease. By routine examination in healthy newborns, less than 50% of critical congenital heart diseases can be detected. For this reason, in all newborns thought to be healthy and to be sent home, pulse oximetry screening for critical congenital heart diseases is recommended. It is important that the method is cheap, reliable, fast, non-invasive and proven. In this study, the importance of using pulse oximeters in newborns in the hospital within 24–48 hours after birth in order to determine the probability of critical congenital heart disease and the role of midwives and nurses in practice will be emphasized.

13.Complications of Bariatric Surgery and Nursing Care
Betül Güven
doi: 10.5222/HEAD.2019.139  Pages 139 - 143
Obezite prevelansı epidemik oranlarda artış göstermekte; obezite ve ona eşlik eden komorbid durumları majör halk sağlığı sorunu haline
getirmektedir. Bununla birlikte obezite için diyet, fiziksel aktivitenin arttırılması, davranış değişikliği tedavisi ve farmakoterapi gibi birkaç etkili tedavi yöntemi bulunmakta ancak bu yöntemler sadece geçici kilo kaybı sağlamaktadır. Midenin boyutunu kısıtlayan ve kalori alımını sınırlayan bariatrik cerrahi, uzun dönemde kilo kaybı sağlamada ve obeziteye eşlik eden komorbid durumların iyileşmesinde en etkili tedavi yöntemi olarak görülmektedir. Tüm cerrahi girişimlerin bazı riskleri olsa da obezite, bariatrik cerrahi hastalarını yüksek riskli hale getirebilmektedir. Ameliyat sonrası majör komplikasyon gelişme riski çeşitli faktörlere bağlı değişmekle birlikte yaklaşık olarak %0.2-10 arasındadır. Ameliyat sonrası erken dönemde kanama, atelektazi, venöz tromboembolizm, anastomoz kaçağı, rabdomiyoliz; geç dönemde dumping sendromu, marjinal ülserler, beslenme ve vitamin yetersizlikleri gibi komplikasyonlar görülmektedir. Morbidite ve mortaliteyi önlemek için bu komplikasyonların önlenmesi, erken tanısı ve uygun tedavisi çok önemlidir. Baritarik cerrahi uygulamaları son yıllarda giderek artmaktadır. Bariatrik cerrahi girişimi ve hastanın obeziteyle ilişkili diğer sağlık sorunlarından kaynaklanan ameliyat sonrası komplikasyonların önlenmesi ve etkin yönetiminde, cerrahi hemşirelerine önemli sorumluluklar düşmektedir. Bu makalede bariatrik cerrahi geçiren bireylerde ameliyat sonrası dönemde sıklıkla karşılaşılan komplikasyonlara ve hemşirelik bakımına yer verilmiştir.
The prevalence of obesity has increased to epidemic proportions, making obesity and its comorbid conditions a major public health concern. There are few effective treatments for obesity such as dieting, increased physical activity, behavior modification or pharmacotherapy. However, these interventions are associated with only transitory weight loss. Bariatric surgery, which restricts the size of the stomach and limits calorie intake, is considered the most effective treatment with long term weight loss and improvement of obesity-related comorbidities. However, all surgery carries some degree of risk, and obesity may put bariatric surgery patients at a higher risk. The risk of developing major postoperative complications is approximately 0.2– 10%, depending on various factors. Early postoperative complications such as bleeding, atelectasis, venous thromboembolism, escape of anastomosis, rhabdomyolysis and late complications such as dumping syndrome, marginal ulcers, vitamin and nutritional deficiencies can be seen. Prevention, early detection and appropriate management of complications are crucial to avoid morbidity and mortality. Bariatric surgeries are increasing in recent years. There are significant responsibilities for surgical nurses in the prevention and effective management of postoperative complications related to bariatric surgery and other obesity-related health problems. In this article, the postoperative complications and nursing care of patients who underwent bariatric surgery are discussed.

14.Nursing Care of the Patient who Has Undergone Lung Transplantation
Selda Rızalar
doi: 10.5222/HEAD.2019.144  Pages 144 - 151
Akciğer transplantasyonu, ileri kronik obstrüktif akciğer hastalığı, pulmoner fibrozis, kistik fibrozis ve son evre pulmoner hipertansiyon gibi kanser dışı ciddi akciğer hastalıklarında ve beklenen yaşam süresinin iki yılın altında olması durumunda temel tedavi seçeneğidir. Organın alınmasından nakledilmesine kadar olan sürecin başarısı perioperatif dönemde hastaya multidisipliner ekibin katılımı ve çabasıyla verilen bakımın kalitesine bağlıdır. Hemşireler yoğun bakımda yatış sürecinde verdiği bakım ile iyileşmeye önemli katkılar sağlarken taburculuk sonrası rehabilitasyondan da sorumludurlar.
Lung transplantation is a basic therapeutic alternative for the cure of serious non-neoplasic pneumopathies, such as advanced chronic obstructive pulmonary disease, pulmonary fibrosis, cystic fibrosis, and pulmonary hypertension in the end stage, and when the estimated life expectancy is under two years. The success of the process from organ removal to transplantation depends on the participation and on the work of the multidisciplinary team, promoting the content of the care provided by the team to the client in the perioperative period. While nurses provide important contributions to the healing process with the care they give in the intensive care unit, they are also responsible for post-discharge rehabilitation.

15.Falls in Patients with Cancer
Öznur Usta Yeşilbalkan, Sema Üstündağ
doi: 10.5222/HEAD.2019.152  Pages 152 - 159
Kanser hastalarında düşmeler ve düşmeye bağlı yaralanmalar hayati ve önlenebilir sorunlar olarak var olmaya devam etmektedir. Düşmeler ciddi fizyolojik ve psikolojik problemlere neden olarak hastaların yaşam kalitelerini azaltmaktadır. Hastalar kanserin semptomları ve tedavinin yan etkilerine bağlı olarak düşme ile ilişkili birçok risk faktörüne sahiptir. Kanser hastalarında önemli düşme risk faktörleri olarak; anemi, yorgunluk, yürüyüş ve denge bozukluğu, depresyon, fonksiyonel durumda azalma, metastaz varlığı, antidepresan ve antipsikotik ilaçlar yer almaktadır. Düşmelerin yönetiminde ilk önce yüksek riskli hastaların saptanması, ardından düşmeyi önleyici özel girişimlerin uygulanması yer alır. Bu makalede kanserli bireylerde görülen düşme oranları, düşmeye neden olan risk faktörleri (içsel ve dışsal faktörler) ve düşmeyi önlemeye yönelik girişimler ele alınmıştır.
Patient falls and falls with injury continue to be vital and preventable problems in oncology units of hospitals. Falls can have serious physiological and psychological effects and reduced quality of life. Many people with cancer have multiple and specific risk factors for
falls as a result of cancer symptoms and treatment side effects. Anemia, fatigue, pain, gait and balance instability, depression, functional status decline, cancer type, presence of metastasis, and antidepressant and antipsychotic medication usage have been identified as significant risk
factors for falls among cancer patients. First, the identification of highrisk patients followed by the implementation of special preventive measures are necessary in the management of falls. This article reviews fall rates, risk factors (intrinsic and extrinsic factors) and suggested fall prevention strategies in patients with cancer.

16.Use of Concept Maps in Nursing Education
Zümra Ülker Dörttepe, Bilgen Arıkan
doi: 10.5222/HEAD.2019.160  Pages 160 - 165
Kavram haritaları, öğrencinin gereksinim duyduğu bilgiyi doğru biçimde kazanmasına yardımcı olan önemli öğretim yöntemlerindendir. Kavram haritası, insanların nasıl öğrendikleri ile anlamlı öğrenme konuları arasında köprü kuran bir öğrenme ve öğretme stratejisidir. Hemşirelikte kavram haritaları uygulama ile teoriyi birleştirme, vaka yönetimi, akademik makale hazırlama ve hemşirelik öğrencilerinin ders çalışma tekniği olarak kullanılmaktadır. Hemşirelik öğrencilerinde kavram haritası öğretim yöntemi kullanımının, öğrencilerin eleştirel düşünme becerisi ve kendi başlarına kavram haritası yapma, başarma duygusu ve özgüveni arttırdığı belirlenmiştir. Bunun yanında öğrencilerin bilmedikleri ve anlamadıkları konuları daha kolay belirleyebildikleri, konuları daha iyi anlayabildikleri ve akademik başarılarına olumlu etki ettiği saptanmıştır. Hemşirelik eğitiminde kavram haritalarının kullanımının oldukça yararlı olduğu görülmekte ve bu konuyla ilgili bilgi eksikliğinin tamamlanması gerekmektedir. Bu derlemede kavram haritaları ile ilgili genel bilgiler, hemşirelik eğitiminde kullanılan kavram haritalarının yapısı, kavram haritası oluşturma süreci ve hemşirelik eğitiminde kavram haritalarının kullanımının önemine değinilmiştir.
Concept mapping is an important teaching and learning method that can help learners accurately acquire the information they need. A concept map connects how people learn with meaningful learning issues. In nursing, concept maps can be used as a method for combining practice and theory, case management, academic writing, and study skills of nursing students. It has been identified that the use of the concept maps in nursing education improves a student's sense of accomplishment, self-confidence, and the ability of developing critical thinking skills. In addition, this method allows students to more easily identify the subjects that they do not know and understand and has a positive effect on students' academic success. In nursing education, the use of concept maps is very beneficial, and more information to educators in this field is recommended. In this review, general information about concept maps, the structure and formation of concepts maps, and the importance of using concept maps in nursing education is mentioned.

17.Pulse Oximetry Monitoring In Pediatrics and the Role of the Nurse
Özge Karakaya Suzan, Nursan Çınar
doi: 10.5222/HEAD.2019.166  Pages 166 - 169
Oksijen saturasyonu günümüzde, özellikle kritik çocukların takibinde, beşinci yaşam bulgusu olarak kabul edilmektedir. Pulse oksimetre, arteriyel kanda oksijen saturasyonunu (SpO2) ölçmek için kullanılan noninvaziv, ağrısız ve güvenilir bir yöntemdir. İlk kullanım alanı cerrahi işlemler olup, günümüzde neonatal, pediatrik ve yetişkin yoğun bakım ünitelerinde de kullanım alanı genişlemiştir. Pediatri alanında pulse oksimetre ile çocuk takibi giderek yaygınlaşmakta; doğumla beraber yenidoğanın ilk dakikalarının değerlendirilmesinde, pediatrik ve yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde ve klinikte durumu stabil olmayan çocukların değerlendirilmesinde önemli bir köşe taşı olmaya devam etmektedir. Çocuklarda kullanılan bazı ilaçlar (analjezikler, sedatifler) saturasyon değerlerinde farklılıklara sebep olabilmektedir. Pulse oksimetre ile takip çocuğun durumundaki değişimin fark edilmesini kolaylaştırmaktadır. Oksijen saturasyonunun takibi hemşirenin sorumluluğundadır. Hemşireler pulse oksimetre cihazının kullanımı, çocuğun takip ve bakımından sorumludur. Bu derlemede çocuk hastanın pulse oksimetre ile oksijen saturasyonunun takibinde hemşirenin rolü ele alınmıştır.
Nowadays, oxygen saturation is accepted to be the fifth vital sign, especially in the follow-up of critical children. Pulse oximetry is a noninvasive, painless and reliable method used for measuring oxygen saturation in the arterial blood (SpO2). The first area of use was surgical procedures, and nowadays its area of use has expanded to neonatal, pediatric and adult intensive care units. The pediatric follow-up with pulse oximetry is becoming widespread in the field of pediatrics; it continues to be an important cornerstone in the evaluation of the first minutes of the life of a newborn and in the evaluation of children who are critically ill in pediatric and neonatal intensive care units. Some drugs used in children (analgesics, sedatives) may cause differences in saturation values. Follow-up with pulse oximeter makes it easier to notice the change in the child's condition. It is the responsibility of nurses to monitor oxygen saturation. Nurses are responsible for using the pulse oximeter device and for the child's follow-up and care. In this review, the role of the nurse in monitoring the oxygen saturation rates of a pediatric patient with a pulse oximeter is discussed.

18.Person Centered Care Approach in Infertility
Mehtap Akgün, İlkay Boz
doi: 10.5222/HEAD.2019.170  Pages 170 - 175
Uzun vadeli tanı ve tedavi süreçleri nedeniyle infertilite tanısı alan bireylerin holistik bakıma olan ihtiyaçları göz ardı edilemeyecek bir gerçektir. Holistik bakım, yaşam ve varlık felsefesine dayanmaktadır. İnfertil bireylerin bakımına ilişkin mevcut biyomedikal modele alternatif, hasta merkezli ve birey merkezli bakım yaklaşımlarının olduğu bilinmektedir. Hasta merkezli bakım yaklaşımının, bakım kalitesi açısından bazı olumsuz eleştirilere maruz kaldığı bilinmektedir. İnfertil bireylerin hasta merkezli bakıma ilişkin olumsuz deneyimleri, bu yaklaşımının bireysellikten uzak olması noktasına odaklanmaktadır. İnfertil bireyler, bireysel tercih, ihtiyaç ve değerlerine uyumlanan bir bakım hizmeti almak istemektedir. Bu makalenin amacı infertilite tanısı almış çiftlere yönelik birey merkezli bakım yaklaşımını analiz ederek, sağlık bakım profesyonelleri için farkındalık yaratmaktır. Birey merkezli bakım, hastalığın fizyopatolojisi, prognozu ve tedavisinin yanı sıra bireylerin hastalığa ilişkin deneyimleri üzerine odaklanmaktadır. İnfertil bireylere verilen bakımın kalitesi, sağlıklı bir çocuğa sahip olmaktan ziyade bireylerin bu süreçle baş etmesi ve uyum sağlamasıyla değerlendirilmelidir. İnfertilitenin tüm aşamalarında bireylerin bu felsefeye dayanan bir bakım süreci deneyimlemeleri, ihtiyaçtan öte bir hak olarak kabul edilmelidir. Birey-merkezlilik, bireyselleşmiş bakım hizmeti verilmesini içermektedir. Birey merkezli bakım yaklaşımının hemşirelik bakım uygulamalarının kalitesi açısından önemli bir role sahip olduğu düşünülmektedir.
Because of the long-term diagnosis and treatment processes in infertility, the need for holistic care in infertile individuals is a reality. Holistic care is based on the philosophy of life and the human being. Patient-centered and person-centered care approaches are known to alternatives to the current biomedical model for infertile individuals. Patient-centered care has been subjected to negative criticism in terms of quality of care. The negative experiences of infertile individuals with respect to patient-centered care focus on the point that this approach is far from individualistic. Infertile individuals want to receive care that adapts to their preferences, needs and values. The aim of this article is to raise awareness in healthcare professionals by analyzing a person-centered care approach for a couple who was diagnosed with infertility. Person-centered care focuses on not only the pathophysiology, prognosis, and treatment of the disease but also the individual's experience. The quality of care given to infertile individuals should be assessed to the extent by which individuals cope and comply with this process rather than having a healthy child. In all stages of infertility, it should be accepted that individuals experience a care process based on this philosophy as a right beyond necessity. A person-centered approach includes the provision of individualized care. It is thought that the person-centered care approach plays an important role in improving the quality of nursing care.



 
Copyright © 2013
All rights of this website belong to KUHEAD